Anasayfa
 İMMED
 İşletme Mühendisliği
 Mentörlük Projesi
 Kariyer
 Haberler ve Etkinlikler
Röportajlar

 İletişim


 

Bölümümüz Kurucularından Prof. Dr. Zeyyat Hatipoğlu ile gerçekleştirilen röportaj

 

Hocam, öncelikle İTÜ ile tanışmanızdan bahsedelim isterseniz. İTÜ ile tanışmanız nasıl oldu?

Olay çok zor ve çetrefilli; isterseniz birazcık magazin tarafından bahsedeyim. Daha küçükken 5-6 yaşındayken annem bana: “Oğlum seni, (o zaman uçak kelimesi falan yoktu) tayyare mühendisi yapacağım.” derdi ben de o zaman hep öğünürdüm. Tayyare mühendisi olacağım ben derdim. Tayyare mühendisi nerede? O zaman yüksek mühendis mektebinde olacak, olay orada başladı. Sonra 1938 yılında memleketimden yani Trabzon’dan 3. defa İstanbul’a gelmiştik. Bir gün annem ve 1-2 kişi daha belki kardeşlerim; Taksim’den Beşiktaş’a doğru bizi indiriyorlar. O zaman şimdiki Ayazpaşa yolu yoktu. Koskocaman bir bina gördüm, 13 yaşındaydım o zaman. Dedim ki “ Anne burası neresi?”. Dedi ki burası “Yüksek Mühendis Mektebidir.”. Hiç hoşuma gitmedi, hiç sevmedim “Ne çirkin yol burası; yokuşu vardı, buraya nasıl gidilir nasıl edilir?” dedim, öyle bir sevimsizlik oldu.

Fakat liseye gidince başka şeyler daha öğrenmeye başladım; sınıfımızın en iyi en parlak öğrencileri ille de İstanbul Yüksek Mühendis Mektebi’ne giderlerdi. Ben onlardan değildim tabi; orta seviyenin biraz üstünde bir öğrenciydim. En iyileri; bizim sınıftan 6-7 kişi işte Süleyman Demirel’in sınıf arkadaşı olarak Yüksek Mühendis Mektebi’ne gittiler, hepsi çok başarılı yerlerde bulundular.

Ama siz kazanamadınız sanırım?

Ben tabii gidemedim, nereye gittim? Babam tüccardı, tüccar olmak için ne yapılır bilmiyorduk tabi, iktisat fakültesine gidilir, iktisat fakültesine gittim ve ben İstanbul’a geleceğim diye de babam işini bıraktı; orada fındık kırma fabrikası vardı. Karadeniz’in sayılı tüccarlarındandı. Kalktı İstanbul’a geldiler. İstanbul’da iktisat fakültesinde okuduk.

Prof. Şükrü Baban benim hocamdı, o çok önemli bir isim. Türkiye de iktisat eğitiminde birinci neslin en başında gelen, çok değerli bir hocamız; Allah ona öyle bir akıl vermişti ki başka türlüydü.  Sorbonne da falan okumuş ama o zamana göre çok iyi bir iktisatçı. Mezun olur olmaz bir sürü insan ona asistan olmak için giderdi. İlk defa asistan alıyordu hayatında, ben onun yanına asistan oldum.

Ve asistanlık yıllarınız başladı. Asistanlıkta nelerle uğraştınız? Bu arada İTÜ ile tanışmaya da yaklaştık sanırım.

O sıralarda da iktisatçılar İTO’da her ay bir toplantı yaparlardı, ben de genç bir asistan olarak orada konuşmalar yapardım. Fakat o sıralarda Prof. Ömer Celal Sarç çıktı ve onun yerine çok sevimsiz bir kişi dekan oldu.  O beni Şükrü Baban’dan alıp aynı zamanda kendi işinde kullanmaya başladı; fakat ben karşı çıkınca orada yürütmemiz zor oldu. Lakin o sırada İstanbul Teknik Üniversitesi kurulmuştu, yani 1948 sonundan bahsediyorum. Orada İnşaat Fakültesi’nde -o zaman 4 fakültesi vardı İTܒnün;  İnşaat Fakültesi, Elektrik Fakültesi, Mimarlık Fakültesi bir de Makine Fakültesi.- bir iktisat kürsüsü vardı. İktisat kürsüsünde de iki kişi vardı; bir profesör ve bir doçent. Prof. Reşat Nalbantoğlu - bu ismi çok iyi bilmek lazım, bizim fakültemizin kuruluşu ondan başlıyor- o benim genç asistan iken yaptığım konuşmalara gelmiş, o sırada o kadar beğenmiş ki benim konuşmalarımı; beni yanına asistan olarak aldı.

 1949 başında benim İTÜ maceram başlıyor işte. Prof. Reşat Bey istisnai derecede iyi bir yöneticiydi ve çok da seviliyordu, hatta bir ara İnşaat Fakültesi dekanı da oldu. Ben de o sırada doçent oldum, doktoram biraz geç oldu; daha erken yapabilirdim fakat İTܒye geçtiğim için birazcık geç oldu ama iki sene içerisinde doçentlik imtihanına girdim; kazandım ve onun yanında doçent oldum.

Asistanlığın yanında yazarlığı da bu yıllarda başlıyorsunuz sanırım?

O sıralarda Prof. Şükrü Baban Yeni Sabah gazetesinde yazardı. Onun patronunun çok yakınıydı. Dedi ki bana: “Evladım, sen gel bizim gazetede yazı yaz.” O gazetede yazı yazmaya başladım. Yeni Sabah gazetesi o yıllarda fevkalade önemli bir gazeteydi, bir numara gibi bir gazeteydi. Kamuoyunda ilgi çekmeye başladık.

Üniversitede asistan iken derslere katılırdık, öğrencilerimle sizlerle olduğu gibi çok yakın ilişkiler kurardık; kendimi sevdirmeye başlamıştım. İTܒde çok önemli hocalar vardı, onlarla asistan olduğumdan beri çok yakın ilişkiler kurardım.

O sırada çok değişik gazetelerde yazı yazmaya başladım. Fikri gazetelerinde, en başında Milliyet gazetesi geliyordu, Milliyet gazetesinde, Hürriyet gazetesinde, Cumhuriyet gazetesinde… Böylece hem kamuoyunda hem de İTÜ camiasında iyi kötü tanınmış oldum. Prof. Reşat Bey de bana tüm yolları açmıştı ve İnşaat Fakültesi’nde, Teknik Üniversite de sevilir bir hoca oldum. 1954 yılında Harvard Business School’a Ford Foundation bursuyla gittik - İktisat fakültesine bağlı İşletme ve İktisat enstitüsü kurmak için - Bu durum popülaritemizi daha bir artırdı; çünkü Türkiye’de ilk yüksek lisans eğitimi veren okul oydu. Ondan başka yüksek lisans eğitimi veren okul yoktu, ilk defa biz kurduk o da tarihi bir olay. Oraya yüksek tahsil yapan herkes girebiliyordu.

Yani şunu demek istiyorum, bütün bunlar beni İTÜ camiasında tanınır bir kişi yaptı. Bu sırada tabi rektörümüz - Allah rahmet eylesin öldürdüler onu - Elektrik Mühendisi Prof. Bedri Karafakioğlu’ydu - onun ismini zikretmeden duramıyorum-. Onun da bana büyük katkısı olmuştu.

Peki, İşletme Mühendisliği’ni kurma fikri nasıl gelişti?

Şimdi, çoğunuzun ismini bildiği Paul Samuelson diye bir adam var, 20. asrın en büyük iktisatçısı. Yani Keynes’i saymazsanız en büyük teorik iktisatçısıdır ve Amerika’da da 2. ya da 3. Nobel almış bir kişi. Samuelson 27 yaşında hala bugün etkisini gösteren bir doktora tezi yapıyor, çok önemli bir doktora tezi. Harvard Üniversitesinde okuyor ve orada doktora tezi yapıyor, kendisi Musevi’dir -. Bugünkü matematik iktisadının temellerini kuran hepiniz biliyorsunuz ki Léon Walras’tır. Warlas’tan sonraki 2. önemli adamı Paul Samuelson’dur. Samuelson MIT’de profesör oluyor. – MIT de biliyorsunuz teknik bir üniversitedir. – Ben de benzetmek istemiyorum ama kendimi birazcık sanki ona benzetiyorum.

Ben İTܒdeydim, o zamanlarda İTÜ İstanbul’un en seçkin insanlarının okuduğu, kapalı bir lonca biçiminde  olduğundan herhangi bir konuyu oraya kabul ettirmek imkansızdı. Fakat benim bu popülaritem çok etki yapıyor, bütün hocalarda bütün senato üyelerinde. Samuelson’un etkisiyle hep derdim ki; madem Samuelson Amerika’nın en büyük üniversitesinde İşletme ve İktisat okutuyor biz niye yapmayalım? Hep aklımda bu fikir vardı. Bu fikri senatodaki – ben de o sırada profesör olmuştum- pek çok hocaya anlatmaya çalışıyorum fakat o sırada bizi inşaat fakültesinden çıkardılar, temel bilimler fakültesine koydular. Temel bilimler fakültesi; matematik, fizik, kimya, meteoroloji gibi bölümlerin olduğu bir fakültedir; biz o fakültenin bir bölümü olarak gittik. Biz gittik fakat oraya giderken de büyüdük.

Fakültemizin diğer kurucuları da bu dönemde sizin yanınıza katılıyor değil mi?

Öncelikle yanıma Haydar Kazgan’ı asistan olarak aldım. Reşat Bey (Nalbantoğlu) demişti ki bana “Zeyyat sen ne yaparsan yap, ben sizin başınızdayım; ama ben asıl size güveniyorum”.  Haydar Kazgan’ı aldım yanıma, onunla bir İtalya seyahati yapmıştık, o kadar sevmiştim ki onu; Allah rahmet eylesin çok becerikli biriydi. Sonra Münir Ekonomi’yi hepiniz bilirsiniz, onu asistan olarak aldım. Daha sonra Yücel Candemir’i de asistan olarak aldım. Fakat Temel Bilimler fakültesine gittiğimiz zaman yavaş yavaş büyümeye başladık. Yani o 2 kişi 12 kişi falan oldu. Bu arada Cudi Tuncer Gürsoy’u yanıma asistan olarak aldım-Allah rahmet eylesin-. Doğan Aykan’ı hukuk asistanı olarak yanıma aldım ve bayağı bir büyümeye başladık.

Peki ne zaman ayrı bir fakülte ihtimali konuşulmaya başladı?

Biz Temel Bilimler fakültesinde iken Bedri Karafakioğlu rektördü, ondan sonraki rektör kimdi unuttum. Kemal Kafalı önemli bir kişi elektrik fakültesinin başındaydı, sonradan rektör oldu. Onlara fikir olarak dedim ki “İşletme yönetimi çok gelişiyor, -o zamanlar iktisat değil de işletme yönetimi bir numaraydı.- Biz de bu istikamette bir şeyler yapalım.” Fakat Teknik Üniversite çok kapalıydı. Uzun uzun komisyonlar, kıyametler… Sanayi mühendisliği de makine fakültesinin bir bölümüydü, dediler ki Sanayi Mühendisliğini de alın yanınıza siz de İşletme bölümü olarak gidip ayrı bir fakülte olun. Bunun üzerine Bedri Karafakioğlu –Allah rahmet eylesin- diyor ki böyle bir fakülte kuralım. Bizim iktisatçıları ve işletmecileri bir araya getirerek bir İşletme ve İktisat Fakültesi kuralım, Sanayi Mühendisliği de bunun bir parçası olsun. Senatoya geliyor, senatoda kıyamet kopuyor, diyorlar ki İTÜ ‘de mühendis yetiştirilir; mühendis yetiştiren bir üniversitede başka bir fakülte kurulmaz. Bunun üzerine hiç bilmeden anlamadan dâhiyane bir fikir geliyor Bedri Karafakioğlu’nun aklına. “Teknik üniversitede mi istiyorsunuz? Gelin bunu da İşletme mühendisliği yapalım.” diyor. Böylece fakülte kurulması senatoda geçiyor.

Ve fakültemiz kuruluyor...

Yok o kadar kolay olmadı. Senatodan geçtikten sonra Büyük Millet Meclisinden geçmesi lazım fakültenin kurulması için fakat Sanayi Mühendisliği inatla olmaz biçimde, fakültenin kurulmaması için muhalefet ediyor. O sırada da başbakan yardımcısı da benim öğrencim, İTÜ mezunu. Biz Münir Ekonomi ile beraber gidiyoruz, o en yüksek seviyedeki Turhan Feyzioğlu ve diğer başbakan yardımcılarına; bunu meclisten geçirmeye çalışıyoruz. Ama ilk Devlet Planlama dairesinden geçecek, sosyal planlama dairesinde benim çok değerli bir öğrencim vardı, onun yardımıyla oradan zar zor atlatabiliyoruz; hükümete getirtiyoruz. O sırada ben TRT’nin yönetim kurulu üyesi olarak, Türkiye’deki üniversitelerin seçtiği bir kişi olarak çalışıyorum Ankara’da da önemli bir görev oluyor bu, iş bitti diyorum, çocuklar bu işi becerdik! Bizim fakülte kuruluyor.

Gerçekten dönemin şartlarında bürokrasinin içinden bu kadar hızlı onay olmak çok büyük başarı.

Bitmedi aslında. Sonrasında TRT’ye gittiğim bir gün, meclisin veya başvekâletin kanunlar dairesine gidiyorum. Bir mahkeme yüzlü adam orada, “Biz bunu geri aldık.” diyor. “Niye geri aldınız, ne oluyor, ne bitiyor?” Meğerse Sanayi Mühendisliği Başbakan Süleyman Demirel’e gidiyor geri aldırıyor. Süleyman Demirel’de benim çok yakınım, Amerika’da beraber 15 gün geçirmişiz, yardımcısıyla konuşup durum böyle böyle dedik. “Hayır, nasıl olur!” dedi, çağırdı adamı, hemen bunu işleme koyacaksınız dedi. Bu suretle oradan çıktı. Ve bizim fakültemiz, 1977 yılında hayata geldi.

Gerçekten azim dolu ibretlik bir kuruluş hikayesi. Tam da bölümümüze yakışacak şekilde. Sonrasında ne tip zorluklarla karşılaştınız? Malum Türkiye’nin en zor dönemleri idi...

Fakülte kuruldu ve daha biz fakültenin eğitime başlayacağını anladığımız anda öğrenci almaya başladık. Bir de baktık ki İTܒnün en yüksek puanlı öğrencileri bize geliyorlar. Müthiş bir olay. Fakat fakültenin kurulduğu 1977’li yıllar ekonomik anlamda Türkiye’nin geçirdiği en zor yıllar. CHP ile Adalet Partisi daha doğrusu Bülent Ecevit’le Süleyman Demirel birbirlerine girmişler. Sağ ve sol inanılmaz bir mücadele içinde. Biz fakültenin bütçesini çıkartmaya çalışıyoruz. Maliyeye gidiyoruz bütçe almaya, oradaki genç bir kız, bizi çocuk gibi azarlıyor. Hiç para vermiyor, beş paramız yok. Fakültenin birçok ihtiyacı var. Devlet bütçesi bitmiş. Kız bizi azarlıyor ama kız da haklı, devletin yeni fakülteye ayıracak parası yok. O sırada İstanbul Sanayi Odası’nın başkanı benim çok yakın arkadaşım. Anlattık, İşletme Mühendisliği Fakültesi’ni kurduk, kağıdımız yok, sıramız yok yok, baskı/fotokopi makinamız yok.  Yani, hiç bir şeyimiz yok. Bize biraz yardım edin de en zaruri ihtiyaçlarımızı alalım şeklinde konuştuk. Fakülteye döndüm hocalarımızdan birine “Bu işi hallettik, Sanayi Odası’ndan bize iyi yardım gelecek.” dedim. Dedi ki “Hocam sen ne söylüyorsun oradan bir şey gelmez”. Hakikaten de gele gele sadece kırık sandalyeler geldi.  O zaman biz de sağdan soldan para dilenmeye başladık. Ben kendi imkânlarımla bir şeyler verdim. Yanlış bilmiyorsam benim verdiğim halı ve tablolardan bir kısmı hala fakültede duruyor.

Korktuğunuz, bıktığınız, “yeter” dediğiniz zamanlar olmadı mı hiç?

Biz kampüse gittiğimiz yıllar mazotun kömürün hiç olmadığı yıllardı. Üşürüz, donarız, sağ sol kavgası gibi sorunlar vardı. Bir gün rahmetli Cudi Tuncer geldi bana dedi ki “Hocam ben derse gitmeyeceğim”. Nedenini sordum, Stalin’in 100. doğum günüymüş, resmini kürsüye koymuşlar Tuncer de ben Stalin’in resminin altında ders vermem diyerek derse girmemişti.   Sağcılar ve solcular öyle kavga ederlerdi ki, ben bile korkardım. Hatta bir gün küçük oğlumu fakülteye götürmüştüm, şimdiki hocalarınızdan bazılarıyla pinpon oynamaya gelmişti. Dönüşte annesine demiş ki “Anne biz o kadar fakir miyiz, niye babamı oraya gönderiyorsun babamı orada öldürecekler”. Benim son derece liberal görüşlerim vardı, sağcısını ve solcusunu ayırmazdım, hepsiyle ilişkilerim iyiydi. Ama küçük oğlum onları görünce korkmuş.

Daha ilk baştan beri, bugün dahi bizim üniversitemize hep yüksek yüksek puanlı öğrenciler geliyor. Burada bir hatıramı anlatmak istiyorum. Ben Harvard Business School’dayken oranın çok meşhur bir hocası bana demişti ki “Bizi Harvard yapan bizim öğrencilerimizdir. Dünyanın en iyi öğrencileri buraya geliyor ve burayı Harvard yapıyor”.  İşletme Mühendisliği Fakültesi’nde bir gün ders verirken bir öğrenci bana öyle bir soru sordu ki ne olduğumu şaşırdım. Vermeye çalıştığım yanıtın doğru olmadığını fark ettim. İyi öğrencilerle kurulan etkileşim biz hocalarda büyük katkı sağlamakta. Bu fakültede bunun gibi bende ufuklar açabilecek sorularla karşılaştım. Bu anlamda en keyifli ve en verimli derslerim İşletme Fakültesi’ndekiler olmuştur.

Ama buna rağmen fakültemizden  ayrılmak durumunda kaldınız?

Keşke devam edebilseydim ama o yıllarda o kadar zor yaşama imkânımız vardı ki, artık emekliliğimi düşünme vaktim gelmişti. O zamanlar bir Arap geldi, 100 lira alıyorsak, 1.000 lira veriyorum dedi. Hadi sıkıysa gitme. Kalktık Prof. Dr. Cudi Tuncer’le birlikte Bahreyn’e gittik. Ancak bu fakülte benden sonra Prof. Dr. Mustafa Gediktaş, Prof. Dr. Ataç Soysal gibi çok değerli insanlarla birlikte başarılı bir şekilde yolunda ilerlemeye devam etti.

İşletme eğitimi veren üniversitelerde çalışmak yerine teknik bir üniversitede yeni bir bölüm kurma yoluna gittiniz. İşletme Mühendisliği Bölümü ile nasıl bir farklılık amaçlanıyordu?

Bu benim yaptığım en önemli inovasyonum. Yani bilinen bir olayı gerçek hayata geçirmek. Olay şöyle. En iyi işletme bilimi âlimlerinin en iyi iktisatçıların altyapısı hep mühendislikten, matematikten, fizikten vs. geliyordu. Bu ilmin gelişmesinde kantitatif yöntemlerin ve o doğrultuda düşünmenin önemli olduğunu da okuduğum literatürden görüyordum. Bu bir. İkincisi ve daha mühimi; çok okuttum, ve bu tecrübemle beni en iyi anlayan kişilerin mühendis kafalı kişiler olduğunu gördüm. Örneğin, toplam faktör verimliliği Türkiye’de çok düşüktür. Bu olayı iktisatçılara anlatmakta çok güçlük çekiyordum oysa mühendisler çok kolay anlıyordu. Bu yüzden olaya biraz da mühendislik katalım dedik.

Böylece ilk olarak iyi öğrenciler alalım dedik. Yani bu olayı mühendislikle birleştirmek gerekiyordu. Daha iyi öğrencileri buraya getirebilmek ve böylece söylediklerimizi daha iyi anlamalarını istiyorduk. İşletme Yönetimini üçayak üstüne kurmayı düşündük. İktisat, İşletme Yönetimi ve Temel Mühendislik. Temel Mühendisliğin içinde de Türkiye’nin geleceği açısından önemli olan bir takım mühendislik konularını öğretmekti amaç. O sıralar kantitatif yöntemler, kalite mühendisliği çok önem kazanıyordu. Tüm bunları bir araya getirerek bir şeyler yapmayı düşündük.  

O dönemde yurtdışı uygulamalar nasıldı? İnceleme şansınız olmuş muydu?

O sırada Rektör Prof. Dr. Kemal Kafalı benden Amerika’da bunun ne olduğunu görmemi ve topladığım bilgileri kendisine sunmamı istedi. İşletme Mühendisliği lisansüstü program olarak ilk kez Portland üniversitesinde kurulmuştu. Çok da tesadüf benim ailece çok yakınım olan oranın Başkanı Dündar Kocaoğlu’nun yanına gittim. Orada İşletme Mühendisliği’nin ne olduğunu da öğrendim. Kemal Bey’e 16-17 tane programın tamamını getirdim. Ancak bizim yaptığımız program biraz daha iktisat ağırlıklıydı birazcık daha İşletme ağırlıklıydı. Yani Sanayi Mühendisliği’nden farklıydı. Ancak onlar diyordu ki biz zaten bunu yapıyoruz, İşletme Mühendisliği nedir? Gerçi onlar maliyet muhasebesi gibi dersler de alıyordu ama onun üstünde bir şeyler vardı.

İlk kurulduğu zaman bölüm akademik dünyada ve iş dünyasına nasıl kabul gördü ?

Bir kere sınıfın birincisi, ikincisi, üçüncüsü, dördüncüsü... En başarılı 12 tanesini asistan aldım yanıma. Akademik dünyaya böyle kabul ettirdik. İş hayatıyla çok yakın ilişkilerim vardı. Diğer yandan İTܒnün iş hayatıyla yakın ilişkisi vardı. Bu ilişkilerinde büyük etkisi oldu. Böylece iş hayatına çok ciddi bir adım attık. Ama tekrar ediyorum, bizim en önemli gücümüz bizi tercih eden yüksek puanlı öğrencilerimiz oldu. Bir de bakıyorum öğrencilerimizin hepsi çok iyi yerlerde. Aynı şeyi İTÜ için de söylüyorum. Bir dönem ülke politik yönetimini hep İTܒlü ele aldı. Kimisi dönem arkadaşımdı kimisi öğrencimdi. Öğrencim olan, Süleyman Demirel’in Devlet Bakanı olan yardımcısı olmasaydı bu fakülteyi katiyen kuramazdık.

Peki bu maceraya iyi öğrencileri nasıl dahil etmeyi nasıl başardınız?

O soruyu ben size sorayım. Ben de bilmiyorum. Çok ilginçtir ki, Türkiye’de derece yapan bir öğrenci bizim bölümüze ilk sırada girmişti. İkinci giren de hepinizin tanıdığı Prof. Dr. Lerzan Özkale. Nasıl olmuş, nereden seçmişler bilmiyoruz. Ancak İTܒnün ismi çok önemliydi ve işletme o zamanın en popüler bölümlerdendi. Anlaşılan ikisinin bir araya gelmesi etkili olmuş.

Hala da etkili olmaya devam ediyor hocam. Bu değerli röportaj ve ülkemize kazandırdığınız bu istisna bölüm için çok teşekkür ederiz...

03.12.2011 Gökçen Faiz - Selçuk Baş

 


Site Ziyaretçi Sayısı: 105160
     

© İTÜ İşletme Mühendisliği Mezunlar Derneği (İMMED)